Dil Haklarının Tarihsel Gelişimine Kısa Bir Bakış

Bu çalışmada dil haklarının siyasal bir sorun/konu haline gelmesi süreci üzerinde odaklanılmıştır. Bu amaçla 15. yüzyıldan İkinci Dünya Savaşı’na kadar olan tarihsel kesitte dil hakları açısından öne çıkan kimi önemli olaylar ve süreçlere değinilmiştir.

0
157

Ersin ERKAN*

* Yedi Tepe Üniversitesi

Bu çalışmada dil haklarının siyasal bir sorun/konu haline gelmesi süreci üzerinde odaklanılmıştır. Bu amaçla 15. yüzyıldan İkinci Dünya Savaşı’na kadar olan tarihsel kesitte dil hakları açısından öne çıkan kimi önemli olaylar ve süreçlere değinilmiştir.[1] Dil haklarının devletlerin gündemine gelmesi 16. yüzyıldan sonra gerçekleşmiştir. Dil hakları, 16. yüzyılın öncesinde Avrupa’nın gündeminde yoktur; ya da Walzer’in (1982) ifadesiyle “siyasetin, dinden ayrılması gibi milliyetten ve dilden ayrılması henüz gerçekleşmemişti.[2] Ancak, 15. yüzyılın hemen başında, 1403’te Bern ve Fribourg kentleri arasında yapılan bir anlaşmada yabancı bir dili konuşanların “düşman” (Welsche) olarak nitelendirildiğini belirtmekte yarar vardır.[3] Dil haklarının kökeni üzerinde çalışan araştırmacılardan biri olan Wright, 1516 yılındaki, Fransa Krallığı ve İsviçre Konfederasyonu (Helvet Devleti) arasındaki, Almanca konuşan İsviçrelileri koruyan Birlik Antlaşması’nı (Treaty of Perpetual Union) dil haklarına atıfta bulunan en eski örneklerden biri olarak gösterir.[4]

Dil haklarının tarihçesi üzerine araştırmalar yapan Ruiz Vieytez, 2001 tarihinde yayımlanan “The Protection of Linguistic Minorities: A Historical Approach”“ (Dilsel Azınlıkların Korunması: Tarihsel Bir Bakış Açısı) başlıklı çalışmasında, yukarıdaki örneğe ayrıca içinde bazı dinsel azınlıkların anadilinde ibadet hakkının yer aldığı Westphalia Kongresi’ni (1648) ve İsveç Krallığı’na bırakılan Doğu Livonia bölgesinde Katolik toplulukların anadilinde ibadet hakkını koruma altına alan Oliva Antlaşması’nı (1660) eklemektedir.[5]

Diğer yandan, dil temelli taleplerin dolayısıyla dil haklarının uluslararası antlaşmalarda daha belirgin biçimde yer almasının 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmeye başladığı görülmektedir. Gerek ikili gerekse çok taraflı pek çok uluslararası antlaşmada dil haklarına atıfta bulunan maddelere rastlanılmaktadır. Söz konusu antlaşmalarda teminat altına alınmaya çalışılan dil hakları özellikle anadilde eğitim ve anadilde ibadet unsurlarını içermekteydi. 19. yüzyılda dil haklarına atıfta bulunulan uluslararası platformlardan ilki Viyana Kongresi’dir. 19. yüzyıl boyunca, Avrupa’da devletler arasındaki güç dengesini düzenleyen 1815 Viyana Kongresi’nin Sonuç Metni’nde (Act of the Congress of Vienna) dil haklarına atıfta bulunulmuştur. Örneğin, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun bazı bölgelerinde Lehçe konuşanların korunması ve Leh azınlığın resmi işlemlerde anadillerini kullanabilmeleri öngörülmüştür (m.1).[6]

Balkanlarda 19. yüzyılın sonlarında yapılan antlaşmalarda artan toprak el değiştirmelerinin yarattığı azınlık sorunları bağlamında dini ve etnik azınlıkların haklarına göndermede bulunan hükümler yer almaktadır. Örneğin, Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında (Yunanistan’daki Müslüman azınlığın ibadet hakkını ve Türkçe eğitim veren din okullarının varlığını garanti altına alan) 1881 tarihli İstanbul Milletlerarası Antlaşması, 19. yüzyılda dil haklarına göndermede bulunan antlaşmalardan biridir (m.7 ve m.8).[7] Belirtilen antlaşmalara İkinci Balkan Savaşları sonrasında 1913’de Bulgaristan, Yunanistan, Karadağ, Romanya ve Sırbistan arasında yapılan Bükreş Barış Antlaşması da eklenebilir. Adı geçen antlaşmada azınlık dillerinde eğitim yapan okulların korunmasına yönelik ifadelerin yer aldığı azınlık haklarına göndermede bulunan maddeler yer almıştır (m. 38-41).[8] Ayrıca, 1914’te Osmanlı Devleti ve Sırbistan arasında imzalanan İstanbul Antlaşması’nda da Sırbistan’da Türkçe eğitim yapan Müslüman okullarının korunması garanti altına alınmıştır (m. 9).[9] 19. yüzyılda dil haklarına göndermede bulunan hükümlere rastlanılan uluslararası antlaşmalara Grin şu antlaşmaları da eklemektedir:  Sırbistan Otonom Bölgesinin oluşturulduğu Bükreş Antlaşması (1812); 1829 tarihli Edirne Antlaşması, 1856 Paris Antlaşması, 1878 Berlin Antlaşması ve (daha önce değinilen) 1881 İstanbul Antlaşması.[10]

1. Dil Haklarının Kökeni

Dil haklarının ulus-devletlerin tarih sahnesine çıkmasıyla ortaya çıktığı öne sürülebilir. Wright söz konusu bağlantıyı şöyle dile getirmektedir: “Ortaçağda dilsel manzara bugüne göre hem yerel hem de uluslararası idi: ‘Dilsel azınlık’ kavramı, köylülerin yerel lehçeleriyle yetindiği ve yönetici sınıf mensuplarının sık sık kast/sınıf içi evliliklerle çokdilli olduğu ortaçağ dünyasında çok az anlam ifade ediyordu. İnsanlar, özellikle yönetilen sınıflar (serfler, çiftçiler, köylüler vd.) yaşadıkları yerlerde ölüyorlardı. Çoğunlukla yatay bir hareketlilik yoktu. Bunlar büyük Avrupa dillerinin yerel lehçe ve ağızlarını konuşuyorlardı. Sadece Fince, Yunanca, Arnavutça ve Baskça gibi diller bunlara ait değildi. Dil hakları fazla hareket etmeyen ve birbirlerine yakın lehçeleri konuşan insanlar arasında bugünkü kadar önemli bir konu değildi. Dolayısıyla, dil haklarına ilişkin ilk örnekler milliyet duygusunun yeni filizlendiği Rönesans dönemindedir. Ulusal sınırlar 16. yüzyılda oluşmaya başladı ve bu süreçte, yavaş yavaş merkezileşen ulus-devletler bir ya da daha fazla dilin statüsünü öne çıkarmaya başladılar. Böylelikle, ulus-devlet anlayışı dilsel azınlıkları üretti.”[11] 

Diğer yandan, feodal yönetici sınıf, evlenmeler, miras ve fetihlerle Avrupa kıtasına egemendi. Hiyerarşinin tepesindeki ittifak ve evlenmeler, yalnızca az sayıdaki kraliyet ailesi arasında işbirliği yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda karışık bir “aile çokdilliğini” de (family multilingualism) teşvik ediyordu. Vieytez’e göre, bu aristokrat sınıf, Avrupalı grup olarak adlandırılabilirdi.[12] Kiliseler de Avrupa ölçeğinde etkinlik gösteren bir diğer kurumdu. Roma Katolik Kilisesi, “evrensel” idi ve “kutsal” Latince aracılığıyla dilsel sınırları aşabiliyordu. Okur-yazar olanların büyük çoğunluğu zaten ruhban sınıfındandı ve Latince biliyorlardı.  Papazların hemen hemen tümü çift dilli idi. Latince, Katolik Avrupa için bir tür lingua franca işlevi görüyordu. Yunanca ve Kilise Slavcası ise, Doğu Kilisesinde etkindi. Dolayısıyla, Avrupa coğrafyası dil açısından iki büyük kampa ayrılmıştı: Bir tarafta hareketsiz, toprağa bağlı tek dilli serfler, diğer tarafta ise tüm Avrupa coğrafyasında hareketli, çift dilli ya da çokdilli ruhban sınıfı ve hanedan mensupları vardı. Sonuçta, Ortaçağda halklar arasındaki dil farklılıkları siyasi bir problem değil sadece iletişimi güçleştiren bir durumdan ibaretti. Bu bağlamda, ‘dilsel azınlık’ kavramı fazla bir şey ifade etmiyordu: Zira azınlığı tanımlayacak bir çoğunluk yoktu. Toprak; evlilik, miras ya da fetihlerle çok sık el değiştiriyor, böylece yöneticiler daima çokdilli toplulukları yönetiyorlardı.[13]

Batı Avrupa’da, feodal sistem 16. ve 17. yüzyıllarda çökmeye başladı. Kralların toprakları üzerindeki yetkelerini mutlaklaştırdığı mutlak monarşiler ortaya çıktı. Ulusal toprak bütünlüğüne saygı ilkesi giderek gelişmeye başladı. Augsburg (1555) ve Westphalia (1648) antlaşmalarıyla, ulusal kimlik düşüncesi kök saldı ve homojen ulus düşüncesi doğdu. Anderson’a göre, devlet kavramı ve devlet hükümranlığı ilkesinin ortaya çıktığı bu süreçte, bir grup Avrupa hanedanı dilsel sorunların farkına vararak kendi dillerini prestijli dil olarak teşvik etmeye başladılar: “Fransa ve İspanya’da, dil akademileri aracılığıyla alfabe standartlaştırıldı ve kodifiye edildi. Britanya’da da her ne kadar monarşi ya da bir akademinin doğrudan müdahalesi olmasa da benzer süreç yaşandı. (…) Sonuç olarak, varlıklı sınıflar arasında bir elitin iktidarı elinde bulundurma atılımı, prestijli dilin tutunmasını kaçınılmaz kılacaktı.”[14] Bu gelişme aynı zamanda dilin siyasal bir önem kazanmasını sağlamıştır.

Öte yandan, dilin siyasal açıdan önem kazanması sürecinde, Reform hareketi de ulusal kiliselerin gelişmesini ve ulusal dillerin dinsel amaçla kullanımını teşvik etmesiyle (ya da izin vermesiyle) önemli etkide bulunmuştur. Spolsky’ye göre Reform hareketi döneminde iki karşıt eğilim ortaya çıkmıştır: “(…) bir tarafta tüm Hıristiyan dillerinin eşitliği, diğer tarafta ise spesifik bir ulusal dili diğerlerine karşı tercih etme eğilimi”.[15] Vieytez de Anderson’un ‘prestijli dil’ olarak adlandırdığı dilin standardizasyon ve yaygınlaşması sürecinde, 16. ve 17. yüzyıllarda İncil’e doğrudan (anadilde) ulaşma arzusunun da belirleyici etmenlerden olduğunu belirtmektedir. [16]

Yukarıdaki sosyo-politik gelişmelerle eş zamanlı olarak, ekonomik yaşamda da önemli dönüşümler yaşanıyordu. Latincenin, kutsallığının yanında belirleyici özelliklerinden biri de çiftdilliğe özgü olmasıydı. Genel olarak, sadece aristokratlar ve din adamları anadillerinin dışında Latince konuşabiliyorlardı. Halkın çok büyük kısmı ise, daha önce de vurgulandığı gibi tek dilliydi. Dolayısıyla, elitlerin dili olan Latince pazarının doygunluk noktasına erişmesi, bu kez dev kitlelerin oluşturduğu tek dilli pazarın taşıdığı potansiyelin, kapitalizm mantığı için davetkar hale gelmesi anlamına geliyordu. Basımevleri standardize edilmiş ulusal dilleri coşkuyla karşıladı. Matbaa kapitalizmi ulusal dillerin standardizasyonundan çok karlar elde etti. Çünkü ulusal diller dünyası, lehçelerin dünyasından (ve Latince’nin yarattığından) daha büyük pazarlar demekti.[17] Bu, bir döngü sağladı ve basımevleri ulusal dilin ulusal coğrafyada standartlaşmasına yardımcı oldu.

Benedict Anderson, 1983’te yayımlanan Hayali Cemaatler, Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması başlıklı kitabında, dilsel homojenleşmede, dinsel uyanış ve kapitalizmin yanında konumları sayesinde geleceğin mutlakiyetçileri olmaya aday bazı monarkların da halk dillerinden, idari merkezileşmenin bir aracı olarak yararlanmalarını üçüncü etken olarak öne sürmektedir: “(…) yeni ulusal toplulukların hayal edilebilirliliğine asıl olumlu etkide bulunan, yeni bir üretim ve üretim ilişkileri (kapitalizm), bir iletişim teknolojisi (matbaa) ve insanlığın mahkum olduğu dilsel çeşitlilik arasındaki, belki de rastlantısal ama altüst edici etkileşimdi.”[18] Böylelikle, kapitalizm ve modernleşmenin etkisiyle, Latince, tüm Avrupa entelijansiyasının ortak dili olmaktan çıktı ve ulusal topraklar üzerinde tek dillilik serüveni başladı.

Avrupa’da ulusçuluk düşüncesi iki boyutta ortaya çıkmıştır: siyasal ve etnik ulusçuluk. Smith’e göre, “Siyasal ulusçuluk versiyonunda ulus, devlet sınırlarının genişlemesiyle oluşmuştur. Farklı gruplar bir anda kendilerini ulus inşa sürecini (uyumlu, homojen bir ulus yaratma arzusu) gerçekleştirmeye çalışan bir devletin sınırları içinde buldular (örneğin, Fransa, İspanya ve Britanya’da). Etnik ulusçuluk versiyonunda (örneğin, Almanya’da) ise, kültürel ve etno-dilsel bir grubun liderleri, yaşadıkları topraklar üzerinde o grubun kültürünü tek ya da baskın kültür yapmak için çabaladılar.”[19] Aralarındaki farklılıklara rağmen iki ulusçuluk da ulus-devlet sınırları içinde tek dilin kullanılmasını ulusal bütünlük ve devletin bekası için zorunlu saymışlardır ve bu doğrultuda ulusal politikalar gütmüşlerdir.  

19. yüzyılda Fransız Devrimi’nin yarattığı ulusalcı dalgayla dilsel azınlıklar da toplumun kenarına itildiler ya da kendiliğinden geri çekildiler:  “Zorunlu eğitim ve zorunlu askerlik hizmeti, ulusal dilin standartlaştırılmasına yardımcı oldu. Azınlıkların dil hakları, evrensel ve bireysel insan hakları söylemiyle sekteye uğradı.”[20] Dilsel çeşitliliğin ve çokdilliliğin, çokkültürcü bir politikanın önemli bir bileşeni olarak ortaya çıkışı çok sonradan gerçekleşecektir.

Öte yandan, 19. yüzyılda dilsel homojenleşme eğilimine rağmen, dilsel çeşitliliği destekleyen bazı hukuksal metinlerin de belirdiğini belirtmekte yarar vardır.[21] 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçerken etno-dilsel azınlıkların korunmasına dönük uluslararası ilgi de artmaya başladı. Örneğin, Bernard Spolsky dil haklarının tarihçesine geniş yer verdiği 2004 tarihinde yayımlanan Language Policy: Key Topics in Sociolinguistics (Dil Politikası: Sosyo-Linguistikte Temel Meseleler) isimli çalışmasında, özellikle, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra sınırların yeniden belirlenmesinde ve savaşı kazananlarca oluşturulmaya çalışılan yeni dünya düzeninde etno-dilsel azınlıklara yönelik ilgi ve düzenlemelerin ortaya çıktığını belirtmektedir.[22] Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu parçalandı, özellikle orta ve Doğu Avrupa’da yeni devletler kuruldu, sınırlar değişti. Tüm bu gelişmeler sonucunda hemen hemen tüm devletler önemli sayı ve oranlarda etno-dilsel azınlıklarla karşı karşıya geldiler.

2. İki Dünya Savaşı Arasında Dil Hakları

Dil haklarının tarihçesi üzerine çalışan araştırmacılar, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yapılan antlaşmalarda etno-dilsel azınlıkların haklarına yapılan çok sayıdaki göndermelerle dil haklarında yeni bir safhanın başlamış olduğu konusunda hemfikirdirler. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, savaşı kaybeden Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ile çeşitli antlaşmalar imzalandı. Versay Antlaşması (1919), Trianon (1920) ve Sevr (1920) bu antlaşmalardan başlıcalarıdır. Belirtilen antlaşmalar, Orta ve Doğu Avrupa ve Ortadoğu’da bazı etno-dilsel azınlıkların haklarını da garanti altına alıyor ve devletlerin azınlık politikalarına (dil politikası da dahil olmak üzere)  ilişkin düzenlemeler de içeriyordu.[23] 

Söz konusu antlaşmalara ek olarak Lozan Antlaşması’nda da (1923) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesinde yaşayan Müslüman-olmayan azınlıkların (gayri müslimlerin) haklarını garanti altına alan maddeler (m.37-45) arasında dil haklarına yer veren hükümler bulunmaktadır: Örneğin, Lozan Antlaşması’nın 39. maddesine göre “(…) Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çesit yayın konularıyla (kamuya) açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiç bir kısıtlama konulmayacaktır. Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır.”[24] Lozan Antlaşması’nda Müslüman-olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları için dil haklarına yer veren bir diğer maddede ise (m.40): “Müslüman-olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularında eşit hakka sahip olacaklardır” ifadesi yer almaktadır.[25]

 Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan antlaşmalarda, etno-dilsel azınlıklara mensup bireylerin eşitliğinin temel alınarak, azınlıkların dil ve kültürlerini korumalarının sağlanması yönünde bir gelişme görülmektedir: “Söz konusu antlaşmaları imzalayan her devlet, tüm uyruklarının (azınlık grubu üyeleri dahil) iş yaşamında, dinsel ayinlerde, basın ya da kamuya açık toplantılarında herhangi bir dili kullanmakta serbest olduklarını kabul ediyordu.”[26] Spolsky söz konusu dil haklarının devlet kurumlarıyla anadilde iletişim kurabilme hakkını da içerdiğini öne sürmektedir: “Örneğin duruşmalarda (gerektiğinde) etno-dilsel azınlıkların anadillerine çevirmenlik hizmeti sağlanacaktır.”[27] Vieytez de, Birinci Dünya Savaşı sonrasında yenilen devletlerle yapılan söz konusu antlaşmalarda, eğitim alanında resmi dil dışındaki bir dili konuşan uyrukların belli sayıda olduğu yerleşim birimlerinde, bir etno-dilsel  azınlık grubuna mensup çocukların resmi dili öğrenmeleri zorunlu olmakla beraber ilköğretimde, anadillerinde eğitim alma haklarına da yer verildiğinin altını çizmektedir.[28]

Ancak, Poulton’un (1998) da gözlemlediği gibi kağıt üzerindeki bu hükümler uygulamaya pek yansımadı: “Örneğin, Yunanistan’da Hükümet, 1925’te Slav azınlıkların Yunan ırkından geldiğini belirterek asimilasyon kampanyası başlattı. Ayrıca, Birinci Dünya Savaşı öncesinde, Almanya’nın ve Rusya’nın boyunduruğunda kalmış olan Letonya, 1918’de bağımsızlığına kavuşunca, Letoncaya kaybetmiş olduğu statüyü yeniden kazandırmak için azınlıkların dil haklarını yok sayarak herkes için ve her alanda Letoncayı zorunlu hale getirdi.”[29]

Sonuç Yerine

Uluslaşma ile etno-dilsel azınlık kavramının ortaya çıkışı sürecini Vieytez şöyle özetlemektedir: “Ulusalcı ideoloji, devlet homojenliğini ve bağımsızlığını öne sürüyordu. Ulus-devleti kuran yönetici elitler tek ve özel bir sadakati, tek dil ve kültürü teşvik eden (ya da dayatan) bir iç politika ile birlikte ekonomik sınırları da sıkıca korunmuş ulusal pazarlar yaratmak isitiyorlardı. Devletler, ayrıca, sınırlar arası ilişkiyi asgariye indiren bir dış politika uyguladılar. Devlet sınırları, yolcu girişlerinin denetlendiği gümrük duvarları ve mallara uygulanan tarifelerle aşılması güç siyasi ve ekonomik sınırlar haline geldi. Pek çok etno-dilsel grup da tahkim edilmiş bu sınırların iki yakasına düştüler. Böylelikle, Avrupa’daki ulus-devletlerin hemen hemen hepsinde belli ölçüde otokton azınlıklar ortaya çıktı. Ayrıca, 20. yüzyılın ilk yarısındaki savaşlarda siyasi sığınmacıların kitlesel hareketleri, 20. yüzyılın ikinci yarısında, ekonomik ilişkilerin artışı ve ekonomik dengesizliklerin doğurduğu ekonomik göçmenlerle, toplumlar etnik yönden daha da karmaşıklaştı. Böylece, göçmen (alokton) etno-dilsel azınlıklar ortaya çıktı.”[30]

Dolayısıyla günümüzde, artık etnik yönden homojen ülke yok denecek kadar azdır.[31] Sonuçta, Avrupa ulus-devletleri, inatla sürdürdükleri ulus ile devletin uyumunu yaratma çabalarında başarılı olamadılar.[32] Böylece ulusçuluk çağı, paradoksal ancak aynı zamanda kaçınılmaz biçimde “dilsel azınlık” kavramını da yaratmıştır.


[1] ‘Sovyetler Birliği’ndeki Dil Politikası’ ayrıca incelenmesi gereken bir konudur ve çalışmanın ikinci bölümünü oluşturan ve bir sonraki sayıda yayımlanacak olan “İkinci Dünya Savaşı’ndan Günümüze Dil Hakları ve Dil Politikaları” başlıklı yazıda bu konuya yer verilecektir. 

[2]Michael Walzer, “Pluralism in Political Perspective”, içinde, Michael Walzer (Der.), The Politics of Ethnicity,  Cambridge: Cambridge Press,  1982, s. 6, 11.

[3] Fernand de Varennes, “To Speak or Not to Speak, The Rights of Persons Belonging to Linguistic Minorities”, Working Paper prepared for the UN Sub-Committee on the Rights of Minorities,  2001 s. 2; bkz; http//www.unesco.org/most/In2pol3.htm (10 Ekim 2005), 

[4]Sue E Wright, “Language and Power: Background to the Debate on Linguistic Rights”, MOST, Journal of  Multicultural Studies 3 (1) 2001, s. 6.

[5] Ruiz J.,Vieytez, “The Protection of Linguistic Minorities: A Historical Approach”, International Journal on Multicultural Societies 3 (1), 2001, s. 7.

[6] de Varennes, To Speak or Not to Speak, s. 2.

[7] Ibid., s. 3. Yunanistan’ın topraklarını Teselya’yı katacak biçimde genişletmesi üzerine, kendisine birtakım yükümlülükler getirecek olan İstanbul Milletlerarası Antlaşması imzalanmıştır. Bir tarafta Fransa, Almanya, Avusturya, Macaristan, İngiltere, İtalya, Rusya, diğer tarafta Osmanlı Devleti arasında imzalanan bu antlaşma, 1878 Berlin Antlaşması’nın 24. maddesince öngörülen arabuluculuğu yerine getirmekte ve Yunanistan Krallığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki yeni sınırları tespitten sonra, Yunanistan’a terk edilen topraklar üzerindeki Müslümanların haklarını güvence altına almaktadır. Örneğin, antlaşmanın (doğrudan dil ibaresini içermese de) “Müslümanların hayat, mal, onur, din ve geleneklerinin saygı göreceğini, bu kişilerin Yunan kökenli yurttaşlarla aynı medeni ve siyasi haklara sahip olacaklarını” öngören 3. maddesi ile Müslümanların ibadetlerini özgürce yapabileceklerini öngören 8. maddesinde dil haklarına göndermede bulunulduğu öne sürülebilir. http://www.geocities.com/batitrakyahaber/hukuk.htm, (10 Eylül 2005).

[8] Bu antlaşmada örneğin bir çeşit Romen lehçesi olan Vlahça eğitim veren okulların korunmasına göndermede bulunulmuştur.  de Varennes, 2001, op.cit, s. 3. 

[9] Ibid.

[10] Grin,“Economics of Foreign Language Competence”, Journal of Multilingual and Multicultural Development 16:3, 1995, s. 228.

[11] Wright, op. cit., s. 4.

[12] Vieytez,op.cit., s. 2.

[13] Ibid., s. 3.

[14] Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, Çev.İskender Savaşır,İstanbul: Metis,  1991, s. 59. 

[15] Bernard Spolsky, Language Policy: Key Topics in Sociolinguistics, Cambridge: Cambridge University Press, 2004, s.114.

[16] Vieytez, op.cit,s. 8.

[17] Anderson, op.cit., s. 53.

[18] Ibid., s.58.

[19] Smith, siyasal ulusçuluğu yatay cins topluluk olarak değerlendirirken etnik ulusçuluğu dikey (demotik) topluluk olarak tanımlamaktadır. Anthony D. Smith, Milli Kimlik, Çev. B. Sina Şener, İstanbul: İletişim, 1999, s. 89.

[20] Vieytez, op.cit, s.7.

[21] Grin,Ibid., s. 228. Adı geçen antlaşmaların bazılarına yukarıda değinilmiştir.

[22] Spolsky, op.cit, s. 115.

[23] Vieytez, op.cit, s. 8. Sevr Antlaşması konusunda aşağıdaki noktanın altının çizilmesi gerekmektedir: Aynı yer (Sevr) ve tarihte (10 Ağustos 1920) Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili olarak imzalanmış tam üç tane Sevr Antlaşması söz konusudur: 1) Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayan antlaşma. 2) Batı Trakya’yı Yunanistan’a resmen veren Trakya konusundaki antlaşma, 3) Yunanistan’daki azınlıkların korunmasıyla ilgili olarak yapılan antlaşma (ki bu antlaşma “Yunan Sevr’i” olarak bilinmektedir). Yunan Sevr’i olarak bilinen antlaşmanın 2. maddesine göre yalnız vatandaşlara değil, ülkede bütün yaşayanlara doğum, vatandaşlık, dil, soy veya din farkı gözetmeden hayat ve özgürlük koruması getirilmektedir. Bu insanlar (Yunanistan’ın genişlemesiyle azınlık durumuna düşmüş olanlar) dini ibadetlerini özgürce yapabileceklerdir. 7. maddeye göre ise bütün Yunan vatandaşları yasa karşısında eşit olup aynı medeni ve siyasi haklardan ayrım yapılmaksızın yararlanırlar. Din ve inanç farkı, işe alınma, memur olma vb. hakların kullanılmasında etkili olmayacaktır. Vatandaşlar özel işlerinde ve yayınlarda istedikleri dili kullanabilecek, mahkemelerde de bu konuda kendilerine gerekli kolaylıklar sağlanacaktır. 8. madde ise soy, din ve dil azınlıklarına, harcamaları kendilerine ait olmak üzere, dini ve içtimai müesseseler ve okullar kurma, işletme ve denetleme hakkını vermekte, burada kendi dillerini kullanma imkanı sağlamaktadır. http://www.geocities.com/batitrakyahaber/hukuk.htm, (10 Eylül 2005).

[24] http://www.abchukuk.com/arsiv/lausanne.html, (11 Ekim 2005).

[25] Lozan Antlaşması’nın 41. maddesi ise azınlıkların anadilinde eğitim hakkını ve eğitimde devlet desteğini öngören hükümlere yer vermektedir. http://www.abchukuk.com/arsiv/lausanne.html, (11 Ekim 2005).

[26] Spolsky, op.cit, s. 110.

[27] Ibid., s. 111.

[28] Vieytez, op.cit, s. 12.

[29] Hugh Poulton, The Balkans: Minorities and States in Conflict, London: Minority Rights Group, 1993, s. 12; Ancak, Letonya’da ilk ve ortaokullarda eğitim belirtilen dönemde yine de 7 dilde yapılıyordu. Bkz; Ina Druviete, “Republic of Latvia”, içinde, Charles. B. Paulston ve David Peckham (Der.). Linguistic Minorities in Central & Eastern Europe, Clevedon: Multilingual Matters, 1998, s. 171

[30] Vieytez, op.cit, s. 6.

[31] Örneğin, İzlanda ve Portekiz etnik yönden homojen olarak değerlendirilebilcek nadir ülkelerdendir.

[32] Fernand de Varennes, Language, Minorities and Human Rights, The Hague: Martinus Nijhoff,1996,s. 12.